Edebiyat Arşivi

JA slide show
İSLAMİYET ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI DEDE KORKUT KİTABI
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Perşembe, 17 Ekim 2013 20:13
Dede Korkut destanı veya hikâyeleri Orta Asya'da şekillenmeye başlamış; Türklerin Müslüman olmalarından ve Anadolu'ya gelmelerinden sonra din ve çevre motiflerine göre bazı değişikliklere uğramıştır. Dede Korkut'un hikâyeleri, parça parça ve değişik versiyonlarda Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşamaktadır. Bugün Türkiye'de en yaygın olarak bilinen ve en geniş Dede Korkut hikâyeleri, 15-16, yüzyıllarda meçhul biri tarafından kağıda geçirilmiştir. "Kitab-ı Dede Korkut" adlı bu eser, Azerbaycan ve doğu Anadolu'daki Oğuz Türklerinin arasında yaşayan Dede Korkut hikâyelerini kaydetmiştir. Kitabın asıl adı "Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan" dır. Anlamı Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı'dır. Kitap on iki destansı hikaye ve bir mukaddimeden oluşmuştur. Hikayeler Kuzeydoğu Anadolu dolaylarındaki müslüman Oğuzların hayatını anlatır. Fakat destanlar islamiyet öncesi dönemden de izler taşımaktadır. Bu yüzden destanların oluşmasının daha erken evrelerde olduğu tahmin edilmektedir. Kitapta, Salur Kazan ve Bayındır Han gibi kahramanların, mekanın ve zamanın ortak olşuyla ve her hikayede Dede Kokut'un ortaya çıkışıyla on iki hikaye birbirine bağlanır. Destan özellikli ve pek çok halk kahramanının mücadeleleri anlatılan Dede Korkut hikâyelerinde; güzel ve hikmetli sözler, Türkler'in tarihine ait rivayetler, han ve beyler hakkında methiyeler, Türk töresine ait pek çok konular işlenerek, iyilere methiye ve kötülere eleştiri vardır. "Dede Korkut Kitabı"nda (Dede Korkut ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan=Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı) 12 destan özellikli hikâye yer alır ve bu kitap, İslâm öncesi ve sonrasında Türkler'in yaşayışını, dilini, tarihini, edebiyatını ve kültürünü içerir. Akıcı ve halkın kullandığı Türkçe ile yazılmış olan bu kitap; gerçek bir şaheserdir. Türk dünyasının bilge atası olan Dede Korkut ve onun hikâyelerinde; Türk toplumunun savaşları ve barışları ile birlikte, aile ve eğitim yapısıyla üstün ahlâk ve karakter sağlamlığı dikkati çeker. Türk milletiyle özdeşleşmiş olan doğruluk, sözünde durmak, mukaddes değerler uğruna ölmek gibi çeşitli seciyeler, hikâyelerin ana temasıdır. Dede Korkut hikâyelerindeki tüm kahramanların aile, cemaat ve insan sevgisini ön planda tutması, millet olarak ahlâk ve yaşam anlayışımızı göstermesi bakımından önemlidir. Kahramanların çoğu gençtir ve mutlaka bir yiğitlik gösterdikten sonra ad verilir kendilerine. Pek çoğumuz biliriz, Dirse Han oğlu bir boğayı öldürünce Dede Korkut o gencin adını "Boğaç" koyar ve onu şan, şeref, mal ve rütbe ile ödüllendirir. Dikkat edilisrse, hikâyelerde, gençliğe son derece önem verilmekte, onların, ailesine, milletine ve devletine bağlı, cesur ve çalışkan olmalarına işaret edilmektedir. Savaş, av, toy vb. eğlencelere Hz. Peygamber'e salavat getirilerek başlanması da Türk Kavimleri'nin dinî yönden şuurlu olduğunu ve devlet millet birliğinin sağlam temellere dayandığını göstermektedir. Dede Korkut hikâyelerinde özellikle göçebe Oğuz Türkleri'nin tabiat şartlarına karşı dirençleri, düşmanlarına karşı sürekli üstünlüğü ve birlik şuurundan doğan kuvvetlilikleri dikkati çeker. Korkut Ata olarak saygı gören Dede Korkut'un hikâyeleri yaşlı ve bilginlere büyük değer verildiğini de göstermesi açısından, son derece önemlidir. Allah, doğum, din ve ölüm düşüncesi, hayatın her anında kendisini gösterir. Bugün Dede Korkut ve onun hikâyelerinden ve destanlarımızdan alacağımız önemli dersler vardır. Fertler arasında saygı, sevgi, karşılıklı hoşgörü ve mertlik bunların başında gelmektedir. Dede Korkut aslında büyük bir vatanseverdir ve milletinin sonsuza dek güçlü ve mutlu yaşamasını gerçekleştirme mücadelesi içindedir. Hikâyelerindeki örnek şahsiyetler olan Bayındır Han, Kazan Han, Bamsı Beyrek, Boğaç Han, Selcen Hatun, Seğrek ve diğerleri toplumda olması gereken ideal insan karakterlerini temsil ederler. Bu insanlar, milleti ve vatanı için ölümü göze alan ve tüm zorlukların üstesinden gelebilen kahramanlardır. Dede Korkut, bütün Türk kavimlerinin fert fert kahraman olmasını arzu etmiş olmalı ki, hikâyelerinde zayıflığa, çaresizliğe ve ümitsizliğe yer vermemiştir. Bügün elimizdeki iki nüshanın Akkoyunlu Devleti'nin çökmeye başladığı dönemlerde yazıya geçirildiği tahmin edilmektedir. Nüshalardan biri tamdır ve Almanya Dresten Kitaplığı'nda bulunmaktadır. Altı hikayenin bulunduğu eksik bir nüsha ise Vatikan'dadır. Nüshalar üzerine ilk incelemeyi Alman Türkiyatçı Fr. Von diez Tepegöz Destanı'nı Almanca'ya çevirerek yapmıştır. Kilisli Rıfat (1916, eski yazı ile), Orhan Şaik Gökyay (1938) ve Muharrem Ergin (1958) de kitabı yurdumuzda yayınlamışlardır. Bu sitedeki incelemelerde Muharrem Ergin'in yayınlamış olduğu kitap baz alınacaktır. Dede Korkut Hikayelerinin genel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: - Destandan halk hikâyesine geçiş döneminin ürünüdür. -12 hikâyeden oluşur. - Olağanüstü olaylarla gerçeğe uygun olaylar eserde iç içedir. - Türklerin eski yaşam tarzları ile ilgili ayrıntılar yanında İslam dini ile ilgili özelliklerde vardır. - Eserde geçen ''Dede Korkut''meçhul bir halk ozanıdır. -Hikâyelerde oğuzların çevredeki boylar ile aralarındaki savaşlar ve kendi iç mücadeleleri yer alır. - Hikâyelerin konuları; aşk, yiğitlik gösterisi, kahramanlık, boylar arasındaki savaştır. - 15. yy'da kaleme alınmıştır. - Eserin yazarı belli değildir. " - Nazım ile nesir iç içedir. - Hakaniye lehçesi kullanılmıştır.
 
İSLAMİYET ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI DİVAN-I HİKMET
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Perşembe, 17 Ekim 2013 20:12
Ahmet Yesevî'nin şiirlerine "hikmet", şi-irlerinin toplandığı kitaba da Dîvân-ı Hikmet adı verilir. Ahmed Yesevî'nin şiirlerini Karahanlı Türk-çesiyle yazdığı muhakkaktır. Fakat Yesevî'nin hik-metlerini toplayan yazmaların hepsi de çok son-raki asırlarda istinsah edildiği için dil bakımından Karahanlı devri Türkçesine tam olarak uymazlar. Bu şiirlerde değişik saha ve devirlere ait dil hu-susiyetleri hep birlikte görülür. Ayrıca Dîvân-ı Hikmet'te şiirlerin hepsi de Ahmed Yesevî'ye ait değildir. Halifeleri tarafmdan yazılmış pek çok şiir ona mal edilmiştir. Ruh, edâ ve şekil bakımından bu şiirlerin hepsi birbirine benzediğinden ha-gilerinin Ahmed Yesevî'ye ait olduğunu ayı-rabilmek de çok güçtür. Bütün bu sonraki tesir ve karışmalara rağmen hikmetleri dil bakımından de-ğilse bile edebî bakımdan Karahanlı devrine ve 12. yüzyıla ait kabul etmek gerekir. Hikmetler, dînî-tasavvufî şiirlerdir. Çoğu dört-lükler halindedir, koşma tarzında kafiyelenmiş ve hece vezniyle yazılmıştır. Hikmetlerin bir kısmı ise gazel tarzındadır ve aruz vezniyle kaleme alın-mıştır. Heceyle yazılmış hikmetlerin vezni 4+4+4=12'dir. Aruzla yazılan hikmetlerde "fâilâtün fâilâtün fâilün, mefâîlün mefâîlün feûlün, 4 mefâîlün ve mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün" ve-zinleri kullanılmıştır. Gazel tarzında kafiyelenmiş bazı hikmetlerde ise 7+7 veya 8+8'lik hece vezni kul-lanılmıştır. Mesnevî tarzında yazılan münâcât ve nâtm vezni "mefâîlün mefâîlün feûlün" dür. Dört-lüklerle yazılmış hikmetlerde kıt'a sayısı 5 ilâ 28 ara-sında değişmekte, çoğunlukla 10-12 kıt'alık hik-metler tercih edilmektedir. Gazellerdeki beyit sayısı 5-15 arasındadır. 7 beyitlik gazeller çoğunluktadır. Kafiye olarak Arapça, Farsça kelimeler kul-lanıldığı zaman çoğunlukla tam kafiyeye baş-vurulur. Fakat kafiyelerin çoğu Türkçe asıllı ke-limerle yapılmıştır ve bunlarda da yarım kafiye kullanılmıştır. Hatta bazan yarım kafiyenin bile kullanılmadığı, yakm seslerin benzerliği ile veya sâdece redifle yetinildiği olur. Esasen redif, hik-metlerde mühim bir ahenk unsuru olarak yer alır. Beyitlerle yazılmış hikmetlerin birçoğu musammat gazel tarzındadır. Bu tarz hikmetlerde görülen iç kafiye şiire fevkalâde bir ahenk vermektedir. Canım cüda bolganda tenim munda kalganda Tahta üzre alganda ne kılgay min Hudâya Canım ayrı olanda, tenim burda kalanda, Tahta üzre alanda ne yaparım Allah'ım? Öyle anlaşılıyor ki millî nazım şekli olan koş-madan gazel tarzma geçişte musammat şekiller fevkalâde elverişli olmuştur. Edebiyatımızın gazel tarzındaki bu ilk şiirlerinde koşma ahengi hemen kulağa çarpar. Beyitler ortadan ikiye bölünüp dört mısra haline getirildiği zaman 4+3'lük bir koşma ile karşılaşırız. Halk şiirinin ahengi ile kulakları dolmuş bulunan ilk Türk şâirleri, koşmanın dört mısraını beyit haline sokarak gazel tarzma ge-çivermişlerdir. Ahmed Yesevî'nin hikmetlerinde işlenen mevzular tamamıyla dînî ve tasavvufîdir. İslâmiyet'in esasları, şeriatın hükümleri ve tasavvuf âdabı, şi-irlerin ana konusu teşkil eder. Kıyamet ahvâli, cen-net ve cehennem tasvirleri, dünya ahvâlinden şikâyet, peygamber sevgisi, dervişlerle ilgili men-kıbeler ve Ahmed Yesevî'rün kendi hayatına ait parçalar sâde bir dille anlatılır. Ahmed Yesevî'rün canlı ve hareketli bir üslûbu vardı. Şiirlerinin pek çoğunda bir zikir ritmi bulmak mümkündür. Hikmetlerin zikir es-nasında ve belli bir makamla söylendiği dü-şünülürse böyle hareketli bir ritmin varlığı tabiî, hattâ zarurîdir. İşte Ahmed Yesevî bu ritmi ve ha-reketi 4+4+4'lük duraklarla çok iyi yakalamış gö-rünüyor. Altmış üç yaşında yer altına girdiğini an-latan şu dörtlüklerde bu ritim çok açık bir şekilde farkedilmektedir. Ol kadirimi kudret birlen nazar kıldı Hurrem bolup yir astığa kirdim muna Garib bendeng bu dünyâdm güzer kıldı Mahrem bolup yir astığa mirdim muna Kadir Rabb'im kudret ile nazar kıldı; Mutlu olup yer altına girdim işte. Garip kulun bu dünyadan göçüp gitti; Mahrem olup yer altına girdim işte. Zâkir bolup şâkir bolup haknı taptım Dünyâ ukbâ haram kılıp yançıp tiftim Şeyda bolup rüsvâ bolup candın öttün Bî-gam bolup yir astığa kirdim muna Zâkir olup, şâkir Hakk'ı buldum; Dünya, ahret haram kılıp ezip teptim; Divâne olup, rüsvâ olup candan geçtim; Gamsız olup yer altına girdim işte. Başım tofrak, özüm tofrak cismin tofrak Hak vashga yiter nün dip ruhum müştak Köydüm yandım bolalmadım hergiz afak Şebnem bolup yir astığa kirdim muna. Başım toprak, kendim toprak, cismim toprak; "Hakk'a kavuşur muyum?" diye, ruhum müştak; Kavrulup yandım, olamadım asla ap-ak; Şebnem olup yer altına girdim işte. Bu hareketli ritim onun şiirlerine coşkun, taş-kın, ve akıcı bir edâ verir. Dînî düşünceleri, basit ve sâde bir dille, fakat bu coşkun ve akıcı edâ ile anlatır. Tevbe kılgan âşıklarga nûri irür Tüni küni sâyim bolsa köngli yarur Kaçan ölüp gûrge kirşe gûn kingür Ugan izim rahîm rahman rahmeti bar Tevbe kılan âşıklara nuru erer; Gece gündüz oruçlu olsa, gönlü parlar; Öldüğünde kabre girse, kabri genişler; Kadir Rabbim, rahîm, rahman, rahmeti var. Tevbesizler bu dünyâdm kiçmes bilür Ölüp barsa gür azabın körmes bilür Kıyamet kün tang arasât atmas bilür Heyhat heyhat nevha fedyâd künleri bar Tevbesizler bu dünyadan göçülmez bilir; Ölüp varsa, kabir azabı görmez bilir; Kıyamet günü Arasat tanı atmaz bilir; Heyhat heyhat, nevha, feryat günleri var. Hak yâdıdan zerre gafil bolmağanlar Yatsa kopsa hak zikrini koymaganlar Vallah billah dünyâ haram almaganlar Gür içinde ol kul hergiz ölmez bolur Hak yâdındın zerre gaafil olmayanlar, Yatsa kalksa, Hak zikrini koymayanlar, Vallah, billah, dünya haram, almayanlar, Kabr içinde o kul asla ölmez olur. Ahmed Yesevî'de şairane tasvirler ve ince sanat oyunları bulunmaz; fakat Kemâl Eraslan'm dediği gibi, onun "hikmetlerinin tamamen basit, kuru ve edebî bir değerden mahrum olduğunu söylemek de doğru değildir. Bazı hikmetlerinin samimi ve coşkun bir ifâdeye sahip olduğu ve dînî-tasavvufî halk edebiyatının en güzel örneklerini teşkil ettiği unutulmamalıdır."
 
İSLAMİYET ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI EDİP AHMET VE ATABETÜ'L-HAKAYIK
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Perşembe, 17 Ekim 2013 20:09
Yüknekli Edip Ahmed'in hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. XI. yüzyılın sonlarına doğru Yüknek'te doğmuştur; babasının adı Mah­mud Yüknekî' dir. Anadan doğma kör olan Edip Ahmed devrinde "edipler edibi, fazıllar başı" diye meşhur olmuştur. Eserinden, iyi bir tahsil gördüğü, özellikle dinî ilimleri öğrendiği anlaşılmaktadır. İslâmî devir Türk edebiyatının ilk şairleriden olan Edip Ahmed Türkçe'yi bütün incelikleriyle kullanmakla birlikte, şairliğinden daha çok bir âlim olarak tanınmıştır. Şiirlerinde de his ve duygudan ziyade öğretici yönü ağır basmaktadır.Bazı söyleyişleri bir ata sözü gibi dilden dile dolaşan Yüknekî'nin Türk halkı üzerinde uzun yıllar süren bir etkisi olmuş ve hakkında söylenen menkıbeler onun şöhretini, ölümünden sonra da asırlarca devam ettirmiştir. Atabetü'l-Hakayık XII. yüzyıl şairlerinden Edip Ahmet'in yazdığı 256 beyitlik bu kitap Karahanlı Türkçesi döneminin temel eserlerindendir. 'Hakikatler Eşiği' anlamına gelmektedir. Erdemli olmanın yollarını ve ilkelerini açıklamaktadır. Kaşgarlı Mahmut'un ünlü sözlüğünde kullandığı dille ve Kutadgu Bilig'de olduğu gibi faûlün - faûlün faûl aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Türk kültürünün, edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Örnek: Doğru söz bal, yalan söz soğan gibidir; soğan yeyip, ağzı acılandırma, bal ye. Yalan söz hastalık, doğru söz şifa gibidir; bu söz eskiden söylenmiş bir masaldır. Doğru ol, doğruluk yap ve adın doğruya çıksın; insanlar seni doğru olarak bilsinler; Eğriliği bırakıp, doğruluk giysini giy; elbiselerin en iyisi, doğruluk giysisidir. Atebetü'l-hakayık "Hakikatlerin eşiği" anlamına gelmektedir. Eser XII. yüzyılın başlarında Edip Ahmed b. Mahmud Yüknekî ta­rafından Yüknek'te yazılıp, Emir Muhammed Dâd Sipehsâlâr'a su­nulmuştur.Aruzun feûlün/feûlün/feûlün/feûl kalıbıyla yazılan eser 14 bölüm halinde düzenlenmiştir. Baştaki münacaat, methiye ve kitabın yazılışının açıklandığı kısımlar kaside şeklinde, dokuz bölüm tutan asıl metin ise Türklerin millî nazım şekli olan dörtlüklerle yazılmıştır. Bu dörtlükler ise aab a şeklinde kafiyelenen mani tarzındadır.Bir takım ahlâkî öğütler vermek amacıyla yazılan Atebetü'l-hakayık'''ta bilginin faydası, bilgisizliğin zararı, dili tutmanın yarar­lan, cömertliğin iyiliği, cimriliğin kötülüğü, alçak gönüllü olmanın güzelliği, kibir ve ihtirasın çirkinliği gibi konular işlenmiştir. Eser Hibetü 'l-hakayık, Aybetü 'l-hakayık adları ile de tanınmış­tır. Kutadgu Bilig'den sonra yazılmış olan Atebetü'l-hakayık ya­bancı dil unsurlarıyla fazlaca yüklü bir eserdir. Eser, Kutadgu Bilig'den çok daha İslâmidir; önce Allaha, Peygambere ve dört halifeye övgü ile başlaması, onun İslâm geleneğine daha çok girdiğini gösterir. "Gerçeklerin Eşiği" anlamındaki bu eser gene tarihi kişiliği fazla bilinmeyen Muhammed Dad İspehsalar Bey'e takdim edilmiştir. Fazla orijinalitesi olmayan, o devirdeki inanç ve kültür ortamına uygun bilgileri manzum olarak söyleyen, bunları âyet ve hadislerle destekleyen bir kitaptır. Ancak eserin daha sonra çeşitli yerlerde ve çeşitli zamanlarda çoğaltılması ve düzenlenmesi, eğitim alanında önemli bir ihtiyacı karşıladığını göstermektedir. Atabetü'l-Hakayık, halka verilen öğütlerdir. Ancak buna rağmen içindeki Arapca ve Farsça kelimelerin bir hayli arttığı görülmektedir. Cömertliği, tevazuyu, keremi övmesi; kibir ve harisliği yermesi o zamanki kültür ortamında bir gelenek olmuştu. Bu eser, eğitim tarihimiz bakımından şu noktalarda ilginçtir. Emir övülürken; "O akıl, anlayış, şu'ur ve zekâ mekanı, bilgi ocağı ve fazilet kaynağıdır" denmesi, o zaman beğenilen, takdir edilen ideal bir şahsiyet tipinden neler anlaşılması gerektiğini çok iyi göstermektedir. Aynı Kutadgu Bilig'de olduğu gibi, burada da bilgi ve dil konuları üzerinde en başta ve hassasiyetle durulmaktadır. Edip Ahmed'e göre de bilginin faydası veya bilgisizliğin zararı açıkça görülmektedir. Bilgi, mutluluk yoludur. Kemik için ilik ne ise, insan için de bilgi odur. Bilgisiz insan hiç bir şeydir, bir ölüdür. Bilgisize doğru söz ve öğüt tatsız, faydasız gelir. Yaradan Tanrı ancak bilgili olmakla bilinir; insanın kendisi de bilgi ile yükselir. Bilginin temeli olan akıl, insanın gerçek ziynetidir. Atabetü'l-Hakayık'ta üzerinde durulan bir başka konu da, insanın diline sahip olmasıdır. Edeblerin başı, dili gözetmektir. Düşünerek konuşmalıdır, yoksa dil ve söz insanın başına bela olur. İnsana ne gelirse dili yüzünden gelir. Zaten Hz. Muhammed de "İnsanı ateşe atan dilidir" diyordu. Edip Ahmed de ok yarasının bir gün kapanabileceğini ama dil yarasının kapanamayacağına işaret ediyordu. O halde yalan söylememek, gevezelik etmemek ve doğru söylemek gerekir; çünkü doğru söz şifadır. İnsanın diline hakim olması, doğru ve güzel söz söyleyebilmesi için de, sadece maddî hayatı sürdürebilmek için gerekli bazı bilgilerin değil, son derece soyut bilgilerin de yaygın eğitim vasıtasıyla verilmesi gerekiyordu. Ancak manevî kültür gililerinin bu kadar çoğalması yaygın eğitimin gücünü zorluyor; örgün eğitimi zorunlu kılıyordu.
 
Geçiş Dönemi eseri : " DİVÂNÜ LÜGÂTİ'T-TÜRK "
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Perşembe, 17 Ekim 2013 20:04
DİVÂNÜ LÜGÂTİ'T-TÜRK (Kaşgarlı Mahmud) Kaşgarlının günümüze kadar ulaşan eserinin adı Divânü Lügâti't-Türk'tür. O, bir eseri daha olduğunu divanında söylemekle beraber bu eser henüz bulunamamıştır. Bulunamayan bu eserin adı Kitâbı Cevâhir el-Nahvi fî Lügâti't-Türk'tür. Kaşgarlı Divânü Lügâti't-Türk'ü yazış amacını eserinin önsözünde şöyle belirtiyor: "Türk dili ile Arap dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye..." yani o eserini yabancılara, özellikle de Araplar'a Türkçe'nin üstün bir dil olduğunu ve diğer dillerle yarışabilecek seviyede olduğunu belirtmek için yazmıştır. Eserini yazmak için Türklerin bir çok şehrini gezmiş, dolaşmış ve birçok not aldıktan sonra eserini yazmaya koyulmuştur. İyi bir hazırlanma ve çalışma neticesinde ortaya çıkan bu eser bize XI. yüzyıldaki Türklerin tarihi, coğrafyası, kültürü, folkloru, yaşayışı, edebiyatı, belli başlı yerleri, belli başlı kişileri, günlük hayatta sık sık kullanılan kelimeleri vb. birçok özelliğini yansıtmaktadır. Bu yönüyle eser, Türk tarihinde bir "hazine" sayılmaktadır. Yazar, yukarıda saydığımız özellikleri lügatine seçmiş olduğu kelimeleri örneklerken kullanmıştır ve bunda da çok başarılı olmuştur. Normalde eser bir sözlük olmasına rağmen seçtiği örneklere baktığımızda gerek savlar (atasözleri), sagular (ağıt), beyitler, çeşitli şiir parçaları, deyimler ve gerekse de çeşitli yer adlarına ve kişi adlarına rastlamaktayız. Bizim konumuz divanda geçen savlar, halk edebiyatı unsurları, beyitler ve çeşitli şiirlerdir. Kaşgarlı lügatine almış olduğu sözcükleri açıkladıktan sonra onları daha anlaşılır kılabilmek için sözcükleri cümle içerisinde örnekleme yoluna gitmiştir. Bu yola başvurduğunda ise örnek olarak da sıradan cümleler değil, o zaman halk arasında kullanılmakta olan savlar (atasözü), sagular (ağıt), destanlar, beyitler, dörtlükler, koşuklar, deyimler veya çeşitli edebî cümleleri almıştır. Bu yolla sözcüklerin daha kolay anlaşılmasını ve aynı zamanda akılda daha çok kalmasını sağlamıştır. Kaşgarlı'nın eserinde, yukarıdaki örneklerin kullanımıyla ilgili Banarlı şu açıklamayı yapmaktadır: "Divânü Lügâti't-Türk'teki Türkçe örnekler Göktürk Kitabeleri'nden bu yana bize kadar yaşayan en eski Türk edebiyatı hatıralarıdır. Bunlar arasında türlü koşuklar, sagular ve destan parçaları vardır. Böyle şiirler, umûmiyetle ve herhangi bir kelimeleri dolayısıyla, birer dörtlük halinde eserin muhtelif sahifelerinde dağınıktır. Bu muhtelif sahifelerdeki dörtlükler, mevzuları ve kafiyeleri ile seçilerek, birbiri arkasına konulunca bundan bir manzumenin bütünü veya büyük bir parçası meydana çıkmaktadır." Yukarıda belirttiğimiz türleri örneklendirerek konumuzu sonlandırmak istiyoruz. Eserde geçen sav, sagu, koşuk, destan parçalarından ve deyimlerden bazıları şunlardır. DESTAN (Uygurlara Karşı Bir Savaş destanından) Kemi içre olturup Ila suvın keçtimiz Uygur tapa başlanup Mınglak ilin açtımız Gemi içerisinde oturarak Ila suyunu geçtik Uygurlara karşı durmakla Mınglak ilini fethettik Ağdı kızıl bayrak Toğdı kara toprak Yetişü kelip oğrak Tokışıp anın geçtimiz Kızıl bayrak yükseldi Kara toprak canlandı Oğrak binicileri de yetişip Savaşa tutuşarak geciktik KOŞUK Keldü esin esneyü Kadka tükel osnayu Kirdi bodun kasnayu Kar bulut kükreşür Kara buz kamu erüşdi Taglar suvı akışdı Kökşin bulıt örüşdi Kayguk bolıp ögrişür Tümen çiçek tizildi Bükünden ol yazıldı Üküş atıp özeldi Yirde kopa adrışur Günümüz Türkçesiyle: Rüzgar eserek geldi Kar tipisine benziyordu Halk titreyerek (evlere)girdi Kara bulutlar gürlüyor Karlar ve buzlar hep eridi Dağların suyu (seller halinde) aktı Mavimtırak bulutlar belirdi (Bunlar, deniz üstündeki) kayıklar gibi (Havada sallanıp duruyor) On binlerce çiçek sıra sıra dizildi Tomurcuklarından çözüldü Uzun süre yatmaktan sıkılmışlardı Yerden biterek birbirlerinden ayrılıyorlar SAVLAR 1. Aç ne yimes, tok ne times. 2. Alın arslan tutar, küçin sıçgan tutmas. 3. Bir karga birle kış kelmes. 4. Böri koşnısın yimes. 5. Ermegüke bulıt yük bolır. 6. Efdeki buzagı öküz bolmas. 7. İt ısırmaz, at tepmes time. 8. Tag taga kavuşmas, kiş kişike kavuşur. 9. Yılan kendi egrisin bilmes, tefi boynın eğri tir. 10. Kanıg kan bile yumas. Günümüz Türkçesiyle: 1. Aç ne yemez, tok ne demez. 2. Al (Hile) ile aslan tutulur, güç ile sıçan tutulmaz. 3. Bir karga ile kış gelmez. 4. Kurt komşusunu yemez. 5. Tembele bulut yük olur. 6. Evdeki buzağı öküz olmaz. 7. İt ısırmaz, at tepmez deme. 8. Dağ dağa kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur. 9. Yılan kendi eğrisini bilmez, deve boynun eğri der. 10. Kanı kanla yıkamazlar. BİRKAÇ BEYİT "Algıl ögüt mendin oğul erdem tile. Boyda uluğ bilge bolup bilging ula. (Oğul! Benden öğüt al, edep ve terbiyeye çalış, tâ ki ulusun büyüğü olasın; onlar arasında edep ve hikmetin yayıla.) Kışka etin kelse kalı kutluğ yay Tün kün keçe alkınur ödhlek bile ay (Kutlu yaz geldiğinde kış için hazırlan; gece gündüz geçerek ay ile zaman tükenir.)" SONUÇ Elimizdeki bu eser yabancılara özellikle de Araplar'a Türkçeyi öğretmek için yazılmıştır. Kimi dilcilerimize göre de bu eser şuurlu bir milliyetçi olan ve Türk dilinin zenginliğini bilen Kaşgarlı'nın onun bu özelliğini başkalarına da anlatmak istemesidir. Her ne amaçla yazılmış olursa olsun bu eser Türk dil ve kültür tarihimizin bir "hazinesi" konumundadır. Görünüşte bir gramer kitabı olan Divânü Lügâti't-Türk içerik olarak çok zengindir. Divanda o zamanki Türk dünyasının dili, kültürü, folkloru, tarihi, coğrafyası, vb. özelliklerin verilmiş olması onu daha da önemli kılmaktadır. Eseri asıl önemli kılan da budur zaten. Bu eser aynı zamanda Türk dilinin ilk Türkçe sözlüğü olmasıyla da önemlidir. Eserin tanıtımı daha iyi yapılmalı ilköğretimde, ortaöğretimde ve yükseköğretimde öğrencilerin kapasitelerine göre yavaş yavaş verilmeli, bu kültür hazinemiz herkese öğretilmelidir.
 
Geçiş Dönemi eseri : " Kutadgu bilig "
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Perşembe, 17 Ekim 2013 20:02
1069 yılında Balasagunlu Yusuf tarafından yazılmış, Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han'a sunulmuştur. Eseri çok beğenen Tabgaç Buğra Han, eserin yazarı Yusuf'a "has haciplik" görevini vermiştir. Yazar bu nedenle daha çok Yusuf Has Hacip ismiyle anılmaktadır. Kut, Türkçe'de saadet ve devlet manalarına gelir. Kutadgu Bilig, kutluluk bilgisi, saadet bilgisi, devlet olma bilgisi,devlet idaresi bilgisi manalarında bir isimdir. Kutadgu Bilig gerek fert olarak gerek cemiyet halinde yaşayan insanların, iyi bir siyasetle idare edilip, dünyada ve ahrette mesut olmaları için tutmaları gereken yolları göstermektedir. Eser, mesnevi şekliyle yazılmış olup 6645 beyitlik bir esedir. Fakat Yusuf Has Hacip, Türk kültürünün öğelerinden olan manileri, eserinin çeşitli yerlerine yerleştirerek eserini Türk-İslam sentezi eseri haline büründürmüştür. "Könül kimni sevse körür közde ol Közin kanca baksa uçar yüzde ol Könülde negü erse arzu tilek Ağız açsa barça tilin sözde ol" Gönül kimi sevse gözünün önünde hep onu görür Göz ne yana baksa onun hayali uçar Gönülde arzu, dilek her ne ise İnsan ağzını açınca hep ondan söz açar Bu manilerin İslamiyet öncesi manilerden farkı vezin hususundadır. Yusuf Has Hacip, eserinde kafiyeye de önem vermiştir. "Bu dünya işi kör oyun ol oyun Oyunka katılma nerek bu oyun İdi'n varlığa kıl özin kullukı Kalı kılmasa sen anuk tut boyun" Bu dünya işi oyundur oyun Oyuna katılma neyine gerek bu oyun Allah'ın varlığına uy, kendi kulluğunu bil Böyle yapmazsan boynunun gitmesine hazır ol "Küvencim avıncımcım sevincim kamuğ Sevinci içinde turur ey Uluğ" Güvenim, avuntum, sevincim Hepsi senin rızan içindir ey ulu Tanrım Kutadgu Bilig, İslâm-Türk klâsik edebiyatının, şimdilik ilk Türk eseridir. Edebî bakımdan ilk sayıldığı gibi, dil bakımından da Orta Türkçe veya daha dar bir sahada düşünürsek, Hakaniye Türkçesi'nin ilk örneğidir. Kitabın yazıldığı lehçe, Karahanlı Devleti'ndeki bütün boyların konuşma dili değil, anlaşma dili, yani devlet ve yazı dili idi. Kaşgarlı Mahmud'un bu lehçeyi 'Hakaniye' adıyla anması da bunu göstermektedir. Kutadgu Bilig'de dil henüz saflığını korumaktadır. Eserde güçlü bir İslâm-İran etkisi olmakla birlikte Arapça ve Farsça sözler yüz tane kadardır. İlginç olan, bunların içinde İslâmiyet'e ait 'helâl, haram, ecel, şükür, dua, şeriat, tarikat, fazl, nimet' gibi sözcükler bulunmasına rağmen ve Yusuf da muttaki bir Müslüman olduğu halde, 'Allah' kelimesinin bir kez bile kullanılmamış olmasıdır. Genellikle Türkçe 'Tanrı', 'İdi', 'Bayat', 'Ugan' ve seyrek olarak da Arapça 'Rab' kelimeleri kullanılmıştır. 'Peygamber' ve 'Resul' kelimeleri de kullanılmamış, onların Türkçe karşılığı olan 'Yalavaç' ve 'Savcı' tercih edilmiştir. En dikkat çekici olanı ise 'Tengri Taâla' ifadesidir ve bir sentezin sembolü gibidir. Eserin adı 'kutadgu' ve 'bilig' gibi iki Türkçe kelimeden meydana gelmiş bir tamlamadır. Tamlanan 'bilig' kelimesi, 'bil-' fiil kökünden '-g' fiilden isim yapma eki ile yapılmış bir isim olup, 'bilgi' demektir. Tamlayan 'Kutadgu' kelimesi ise, 'kut' isim kökünden '-ad-' isimden fiil yapma eki ile yapılmış 'kutad-' fiilinden '-gu' eki ile yapılmış bir isimdir. Kutadgu Bilig, 'kutlandıran bilgi' veya 'kutlu olma bilgisi' demektir. Bu çeviri üzerinde anlaşılmakla birlikte, kök unsur olan 'kut' kelimesinin anlamı üzerinde bir türlü fikir birliğine varılamamıştır. Vámbéry, Radloff ve Thomsen bu sözün 'saadet' anlamında kullanıldığını düşünmüşlerdir; Barthold'a göre 'majeste' (Haşmetmeab) karşılığı olarak kullanılmıştır. Arsal ve Kafes oğlu, kelimenin 'siyasî iktidar' kavramını ifade ettiğini, 'tâlih', 'saadet', 'bahtiyarlık' gibi karşılıkların ikinci plânda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan tâli anlamlar olduğu kanaatindedirler. Karamanlı oğlu, 'kut' kavramının tamamen 'devlet' sözünün bugün de ifade ettiği anlamlar karşılığı olduğunu kabul ediyor; yani, hem hükümranlık hem saadet. Bu yorum, doğruya en yakın olanı gibi görünmektedir. Bütün bu tartışmalar boyunca, Yusuf'un bilerek bir 'dil oyunu' yapmış olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Belki de, bu dil oyunu sayesindedir ki, Kutadgu Bilig felsefî yoruma daha uygun bir hale gelmiştir: Hükümdâr olabilecek kişi, hükümdâr olmakla, ancak kendini gerçekleştirebilir. Bu gâyeye eriştiğinde tamamlanmış olur ve aynı anda mutluluğa da kavuşur. Zirâ, mutluluğun önündeki en büyük engel 'eksiklik'tir. Kutadgu Bilig'in bu güne değin üç nüshası bulunmuştur. Bunların hepsi de eserin yazıldığı dönemden çok sonra, eserin aslından değil de, kopyalarından alınmış ikinci kat kopyalardır. Bu nüshalar, bulundukları yerlerin adları ile Viyana, Mısır ve Fergana nüshaları olarak anılırlar. Uygur harfleri ile yazılı olan Viyana nüshası 1439'da Herat'ta kopya edilmiştir. Aynı yüzyıl içinde Tokat'a, oradan da 1474'de İstanbul'a getirilmiştir. Ünlü tarihçi Hammer, bunu XIX. yüzyıl başlarında İstanbul'da satın alarak Viyana Saray Kitaplığı'na vermiştir. Bilim dünyasında ilk tanınan nüsha budur. Arap harfleri ile yazılı olan ve Kahire'deki Kral Kitaplığı'nda bulunan Mısır nüshasının ne zaman yazıldığı belli değildir. Bu nüsha 1896'da tespit edilmiştir. 1914'de bulunan ve yine Arap harfleri ile yazılmış olana Fergana nüshası ise, eldeki nüshaların en eskisidir ve XIII. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır. Her üç nüshanın tıpkıbasımları Türk Dil Kurumu'nca yayımlanmıştır. Bu üç nüshanın karşılaştırılması ile meydana getirilen metin ve eserin günümüz Türkçesi'ne çevirisi, Reşit Rahmeti Arat tarafından hazırlanmıştır. Arat'ın hazırladığı karşılaştırmalı nüsha 88 bölümden oluşmaktadır. Baştaki 11 bölüm giriş, 74 bölüm asıl konu, son 3 bölüm de bitiriş bölümleridir. Eser, genellikle mesnevî biçimiyle, sondaki bitiriş bölümleri de kaside biçimiyle yazılmıştır; bunlar 6299 beyit tutmaktadır. İçinde 173 tane de dörtlük vardır ki, hepsi birden 13.290 dize etmektedir. Bu dörtlükler biçimdeki millî unsuru teşkil etmektedirler. Kitabın başında sonradan başkalarınca eklenmiş olan, nesir ve nazım olmak üzere iki önsöz vardır; bunlar eserin yazarı, konusu ve şöhreti hakkında bilgi vermektedirler. Sözü edilen üç nüshanın da Türklerin hâkim olduğu coğrafyalarda bulunmuş olması, Kutadgu Bilig'in, vaktiyle bütün Türk dünyasına yayılmış olduğunu gösterir. Yayık nehrinin ağzına yakın, Saraycık denilen yerde, üzerinde Kutadgu Bilig'den alınmış dizelerin olduğu bir çömleğin bulunması, bugüne kadar bulunan nüshaları az olmasına rağmen, zamanında epeyce meşhur olduğunu düşündürtür. Kutadgu Bilig alegorik bir münâzara karakterindedir. Eserin temeli dört kavram üzerine kurulmuş; bunlar kişileştirilerek eserin dört kahramanı ortaya çıkartılmıştır. Bunlar dört kişi olmakla beraber, kitap ikili konuşmalardan oluşur. Dört temel kavram ve bunları temsil eden kişiler şunlardır: Kün-Togdı (hükümdâr): 'köni törü' (Adâlet) Ay-Toldı (vezir): 'kut' Ögdülmiş (vezirin oğlu): 'ukuş' (Akıl) Odgurmış (vezirin kardeşi): âkıbet (hayatın sonu) Bu dört kişi arasında geçen konuşmalarda; birey, toplum ve devlet hayatının düzenlenebilmesi için gerekli olan görgü, bilgi ve erdemlerin neler olduğu ve bunların nasıl elde edilip kullanılacağı anlatılır. Böylelikle, ideal olan devlet ve toplum yapısı belirlenmek istenir. Sadece dört kavramın birbirleriyle olan ilişkileri veya temsilci kişilerin konuşmalarının içerikleri açılarından sonuçlar çıkarmak mümkün olduğu gibi, her iki durum gözetilerek de değerlendirme yapılabilir. Bugüne kadar, eser ile ilgili yapılan çalışmalarda, üzerindeki Hint-İran, Çin, Yunan ve İslâm etkileri vurgulanmıştır. Bunların hepsi mümkün olabilir. Türkler İslâmiyet'i doğrudan doğruya Araplar'dan değil, İranlılar vasıtasıyla almışlar ve özellikle Maveraünnehir'deki İran kültürüyle ilişkide olmuşlardır. Çin'i iki bin yıldır tanımaktadırlar ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır. İslâm felsefesi ise, Yunan felsefesinin en büyük mirasçısı olmuş; özellikle Aristoteles felsefesi, bu topraklarda, başta Fârâbî ve İbn-i Sinâ olmak üzere temsil edilmiştir. Ancak bu durumların hiçbirisi Kutadgu Bilig'in özgün olmadığını göstermez. Çünkü, Kutadgu Bilig'in önemi hikâyesinde ve şeklinde değil, kitaptaki tartışmaların konu içeriğindedir. Sosyal hayat, ahlâk, bilgi ve özellikle devlet anlayışı hakkındaki fikirler, tamamen eski Türk geleneğinin sonucudur. Kutadgu Bilig'de iyiliği telkin eden sözlerin dayanağı ise, bütün dinlerde ve ahlâkçı felsefe sistemlerinde rastlanabilen evrensel ilkelerdir ve kimsenin malı değildir. Eser üzerindeki çalışmalarıyla tanınan İtalyan Türkolog A.Bombaci, "tamamen orijinal bir eser olduğu hükmüne varıyoruz" demektedir. Bu tartışmaların dışında, çok yeni olarak, eser üzerinde bir Sümer etkisinden söz ediliyorsa da, bunu temellendirmek oldukça güçtür; yine de hükmü zamana bırakmak gerektir. Çoğu zaman, tartışmaların odağında, esere sonradan eklenen mukaddimelerde bulunan sözler vardır. Bunlara göre esere, Çinliler, Edebü'l-mülûk; Maçinliler, Âyînü'l-memleke, Doğulular, Zînetü'l-ümerâ; İranlılar, Şahnâme ve Turanlılar da Kutadgu Bilig derler49. Bu sözlerin eser üzerindeki etkileri gösterdiği iddia edildiği gibi, tam tersine, eserin etkilerini gösterdiğini savunanlar da vardır. Kutadgu Bilig'in, dönemini tasvir ettiği; yaşamasını istediği değerleri tespit ettiği; mâziyi canlandırmak istediği ve ideal bir toplum ve devlet modeli tasarladığı söylenmiştir. Bunların hepsi de iç içe geçmiş şeylerdir ve doğrudur. Eserin ne tür nedenlerden dolayı kaleme alındığı bilinmemekle beraber, dışarıdan gelen bir emir veya istek üzerine yazıldığını gösteren bir işaret yoktur. Yusuf'un, yaşadığı dönemin iç karışıklıkları yüzünden sarsılmış olan toplum ve devlet düzenini, bir ideal devlet tasarlamak suretiyle eleştirdiği anlaşılmaktadır. Kitabın sonlarında yer alan "Zamânenin bozukluğunu ve dostların cefâsını söyler" başlıklı bölümde bunu açıkça görmek mümkündür. Kutadgu Bilig, geçmişe referansla geleceği kurma çabasıdır. Yüzyıllar boyunca imparatorluklar kurmuş bozkır atlı kültürünün pratik zekâ ve zihniyetini 'teorileştirme' denemesidir. Türk kültürü bakımından tartışılmaz bir öneme sahip Kutadgu Bilig, Roux'ya göre, bunun yanı sıra başka bir işlevi daha gerçekleştirmiştir. Bu da, kavmî ve dilbilimsel köklerine hâlâ bağlı kalmayı sürdüren bir dinin gerçekten evrensel nitelikte bir dine dönüşmesine yardımcı olmaktır.
 
İSLAMİYET ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI GEÇİŞ DÖNEMİ ÖZELLİKLERİ
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Perşembe, 17 Ekim 2013 13:02
GEÇİŞ DÖNEMİ (10.-13. YÜZYIL) Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10. yüzyılla, Divan edebiyatının başlangıcı kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyeti'in etkisi altında verilmiş olan, bir anlamda geçiş dönemi ürünlerimizin verildiği bir dönemdir. Bu dönemde verilen eserler çok fazla değildir. Ortaya konulan eserlerin belli başlı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: - Bu eserler Hakaniye lehçesyle yazılmıştır. - Bu dönemde verilen eserlerde geçiş dönemi özellikleri görülmektedir. - Bu dönemde ortaya konulan eserler didaktik (öğretici) niteliktedir. Eserlerin temel amacı İslamiyet'e yeni girmiş ve İslamiyet'i tam olarak tanıyamayan Türklere İslamiyet'in güzelliklerini ve erdemlerini öğretmektir. - Bu dönemde yazılan eserlerde Arapça ve Farsçanın etkileri görülmeye başlanmıştır. Ancak Türkçenin hakimiyeti devam etmektedir. - Geçiş dönemi eserleri oldukları için aruzla hece, beyitle dörtlük iç içedir. - Bu dönem eserlerinde hem İslamiyet öncesinin kültürü hem de İslami kültür iç içedir. Bu dönemin eser ve sanatçılarını inceleyelim:
 
İslamiyet Etkisinde ki Türk edebiyatı genel özellikleri
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Perşembe, 17 Ekim 2013 13:00
İslamiyet'in etkisindeki Türk edebiyatı, 10.yüzyıldan başlayıp 19. yüzyıla yani, Tanzimat Fermanı'nın ilanına kadar geçen süreyi kapsar. İslamiyet ile ilk kez, 8. yüzyılda tanışmaya başlayan Türkler, 10. yüzyıldan itibaren Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'ın İslamiyeti devlet dini olarak kabul etmesinden sonra kitleler halinde Müslümanlığı kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkileri her alanda olduğu gibi, edebiyat sahasını da derinden etkilemiştir. Yeni bir kültür sahasına giren Türklerin dillerinde de öenmli değişimler meydana gelmiştir. İşte girilen bu kültür sahası ve inanç sistemi doğrudan doğruya edebiyatı ve dili etkisi altına almıştır. Bu etki ilk dönemlerde kendini çok fazla hissettirmese de daha sonraki yüzyıllarda İslam dininin etkilerinin yanında Arap ve Fars kültürü ile dillerinin etkisi edebiyatımızı ve dilimizi büyük oranda etkilemiştir. İslam kültürünün etkisiyle oluşan yeni edebiyat döneminin 11. ve 12. yüzyıllarında ortaya konulan eserler (Kutadgu Bilig, Divan ü Lugati't-Türk, Atabetü'l-Hakayık, Dede Korkut Hikayeleri) İslami kültürün etkilerini taşımakla birlikte İslamiyet öncesi dönemin özelliklerini de barındırmaktadır. Bu dönem eserleri gerek dil gerek içerik bakımından bütünüyle İslami tesir altına girmemişlerdir. Ancak unutmamak gerekir ki Dede Korkut dışındaki bu eserlerin tümünde İslamiyet kendini iyiden iyiye hissettirmiştir. Divan ü Lügati't-Türk'ü saymazsak Geçiş dönemindeki eserlerin temelinde Türklere İslamiyet'i ve bu dinin erdemlerini öğretmek amacı güdülmüştür. Kendine özgü nitelik ve kurallarıyla Divan edebiyatı olarak adlandırdığımız edebiyat devrinin oluşumu 13. yüzyıla kadar gider. 13. yüzyılda Hoca Dehhani ile ilk eserlerini ortaya koyan bu edebiyat dönemi asırlar boyunca Osmanlı edebiyatının temeli olmuştur. Bu edebiyat dönemi 19. yüzyıla kadar varlığını etkin bir şekilde sürdürmüştür. Divan edebiyatında hiç kuşkusuz İslamiyet'in etkileri bulunmaktadır. Ancak İslamiyet'in etkilerinin dışında da Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerinde büyük etkileri söz konusudur. Bu dönem edebiyatçılarının Türkçe-Arapça-Farsça karışımı bir dil oluşturduklarını dahi söylememiz mümkündür. Oluşan bu yapma dile de Osmanlıca adı verilmiştir. Ağır ve süslü bir dili olan Divan edebiyatı eserlerinin temelinde sanat vardır. 19. yüzyılda Türklerin Batı medeniyetine yönelmeleri sonucu Divan edebiyatı etkinliğini yitirir ve Tanzimat Fermanı ile son bulur. Bu dönemden sonra edebiyatımızın İslamiyet, Arapça, Farsça gibi etkilerden uzaklaşıp Avrupai bir tarza büründüğünü görürürüz. Diğer yandan, İslamiyet'ten önceki sözlü edebiyat ürünlerinin özellikleri, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak Halk edebiyatı adıyla gelişimini sürdürür. Yani bir anlamda Halk edebiyatı dediğimiz edebiyat, İslamiyet'ten önceki edebiyatımızın İslamiyet'in etkisiyle yeniden biçimlenişidir. Yukarıdan da anlaşılacağı gibi İslamî dönem Türk edebiyatını üç ana başlık altında toplayabiliriz:
 


Sayfa 4 / 51

Editörlerimiz

Sample image Ali HORUZ
Kurucu
info@edebiarsiv.com
Sample image Akın Mansuroğlu
Yönetici - Yazar a@edebiarsiv.com
Sample image Alper DURMAZ
Yazar
a@edebiarsiv.com
Sample image Aliye Gizem DOĞAN
Yazar
gizsiz.blogspot.com

Sponsor Bağlantılar


You are here  : Anasayfa

Tasarım

tasarim Tasarım: Ali Horuz

Destek

edebiyat, destek Sitemize katkı yapmak isterseniz, üye olup makale önerebilirsiniz. Gönderileriniz kendi adınızla yayınlanır.

Edebi Portal

 Edebi Portal EdebiArşiv.Com, Türkiye'nin en geniş edebiyat portalı olmaya hazırlanıyor.