Edebiyat Arşivi

JA slide show
Halk Fıkralarının özellikleri
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Salı, 15 Ekim 2013 08:06
HALK FIKRALARININ GENEL ÖZELLİKLERİ Bir konuda ders vermek, bir görüşü, düşünceyi mizah yoluyla insanları gülümseterek anlatmak amacıyla söylenmiş kısa, özgün halk anlatılarıdır. Türleri: Fıkralar kahramanlarına göre ikiye ayrılırlar. 1 - Kahramanları belirli halk tipleri olan fıkralar: Nasrettin Hoca, İncili Çavuş, Bekri Mustafa fıkraları gibi. 2 - Kahramanları belirsiz fıkralar: Bunlar çoğunlukla "Adamın biri", "Kadının biri", "Laz'ın biri", "Yahudi'nin biri" gibi sözlerle başlar. Fıkralara genellikle olay kahramanının adıyla başlanır, sonra kısaca amaca yönelik olan olay anlatılır ve çarpıcı, beklenmedik, güldürücü bir sonla sonuçlandırılır. Bu çarpıcı son doğrudan söylendiği gibi, kimi zaman da dinleyicinin anlayışına bırakılır. Her ulusun toplumsal yapısını genel özellikleriyle yansıtan ulusal fıkra kahramanları vardır. Örneğin bizde "Nasrettin Hoca", Almanlar'da "Oylenşpigel", Araplar'da "Ebunevas" gibi. Kimi zaman da ulusların en belirgin özellikleri fıkra kahramanlarına sıfat olarak yüklenir. Örneğin "Cimri İskoçyalı", "Mübalağacı İranlı" gibi. Fıkraların toplum yaşamında çok önemli bir başka işlevi de "örtük transaksiyon" (imalı iletişim) aracı olarak kullanılmalarıdır. Demokrasi ve insan haklarının, istendik düzeyde gelişmediği, yönetimsel-toplumsal baskıların yoğun olduğu ortamlarda yaşayan ve bireyselleşmelerine izin verilmeyen insanlar; Yunus Emre'nin "Söyler isem olur savaş/Söylemez isem bağrım baş" (baş: yara) dizelerinde çok yalın ve etkili bir söyleyişle dile getirdiği bu dayanılmaz ikilemin açmazını, yüzyıllardır hep yaşamlarında ruhlarında duyumsamışlar ve onu aşmaya çalışmışlardır. Düşündüklerini ve doğru bildiklerini açıkça söyleyerek, savaş çıkarıp yaşamlarını yitirmeden ve susup bastırarak da yüreklerini, ruhlarını yaralamadan, dolaylı olarak "örtük" söylemenin yollarını aramışlardır. Bu "imalı iletişim" arayışları sırasında da çoğu kez, oldukça etkili bir yol olan masal, türkü, ninni, fıkra gibi sözlü halk anlatılarını aracı olarak kullanmışlardır. Bu halk anlatıları içinde, sosyal ve siyasal baskıyı düzenlemede en elverişli olanı da gülmecedir. Hani, "Aşk gelince cümle eksikler biter"miş ya, gülümseme gelince de cümle hoşgörüsüzlükler biter. Anlatılan gülmecenin (fıkra) sonunda yaratılacak "gülüş" eylemi, anlatının içerdiği eleştiriyi iyiden iyiye kabul edilir kılıp "yenilir, yutulur" hale getirecek ve aynı zamanda bir "korunak" da oluşturacaktır. Bu nedenledir ki, imalı iletişimde halkımızın Nasrettin Hocayı "aracı", fıkrayı da "araç" olarak kullanması, özsavunma ve korunma açısından, çok bilinçle yapılmış bir seçimdir. Örneğin; çağın hızlı değişiminin ve acımasız yaşam koşullarının dayatmaları karşısında, giderek geçerliliğini yitiren kimi geleneklerin sürdürülmesi mümkün değildir. Bu konuda yapılacak bir zorlama da bireyi bunaltır. Ekonomik koşulların giderek ağırlaştığı, "iki elin bir başı düzeltemediği" bir ortamda, konukseverlik geleneğinin korunup sürdürülmesi de pek mümkün görülmemektedir. İşte aşağıda vereceğim örnek fıkra, artık sürdürülmeye çalışıldığında, bireyi çok zorlayacak olan kimi geleneklere karşı, insanlara bir çıkış yolu göstermekte ve gerekirse, onların bazılarından vazgeçilebileceği "göndermesini" yapmaktadır. Şöyle ki: Nasrettin Hoca evinde otururken kapısı çalınmış. Hoca "kim o?" diye sorunca da dışardan bir ses "Tanrı misafiri" diye cevap vermiş. Bunun üzerine kapıyı açan Hoca, kapıdaki adamı tuttuğu gibi camiye götürerek "Eğer sen Tanrı misafiriysen, Tanrının evi işte burasıdır" demiş. Sonuç olarak fıkralar yalnızca insanları güldürmek, eğlendirmek için değil, toplumsal yaşamı düzenlemek, ders vermek, belirli bir düşünceyi, görüşü karşı tarafa "mizah" eşliğinde iletmek için halk tarafından yaratılmış, çok kapsamlı işlevleri olan halk edebiyatı ürünleridir.
 
Halk Hikayelerinin özellikleri
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Salı, 15 Ekim 2013 08:05
Aşk, kahramanlık gibi konuları, şiir ve düz anlatım olarak, aşıkların saz eşliğinde anlatıp söylemeleridir (düz anlatım içinde yer alan şiirler, saz eşliğinde türkü gibi söylenir). Halk hikayeleri, hikaye türünün en eski ve ortak (anonim) olanlarıdır. Halk hikayesi anlatmak bir uzmanlık, bir ustalık işidir. Hikayeleri anlatan aşıklara "kıssa-han" da denir. En tanınmış halk hikayelerimiz arasında, şunları sayabiliriz: Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Köroğlu, Battal Gazi. Türleri: Halk hikayeleri kapsamlarına, boyutlarına ve konularına göre şöyle sınıflandırılabilirler: 1 - Kapsamlarına göre a - Tek bir olay çevresinde örülmüş, basit yapılı, anlatımı yaklaşık bir-iki saat süren hikayeler. Bunlar çoğunlukla, konularını bir efsaneden, masaldan veya gerçek yaşamdan alırlar. b - Kahramanları kalabalık ve konuları ardarda sıralanmış olaylardan oluşan, uzun hikayeler. Bunların anlatımları bir gece sürdüğü gibi, beş veya yedi gece sürenleri de vardır. 2 - Konularına göre a - Aşk Hikayeleri Bu sınıfta yer alan "Aşk Hikayeleri", aşık geleneğinin tüm özelliklerini en iyi yansıtan hikayelerdir. Bunların kahramanları kimi zaman gerçekten yaşamış olan aşıklardır ve hikayenin konusu da onların yaşam öykülerinden alınmıştır. Örneğin; Aşık Garip, Ercişli Emrah gibi. Kimi zaman da bu kahramanlar masal, destan, tarih gibi kaynaklardan esinlenerek yaratılırlar. Bu türlerde hayal ürünü ögeler, gerçekçi ayrıntılarla birleştirilerek anlatılır. Örneğin; Yaralı Mahmut, Arslan Bey, Elif ile Mahmut gibi. b - Kahramanlık Hikayeleri Konusu kahramanlık olan bu hikayelerin en tanınmışı "Köroğlu" hikayesidir. Doğu Anadolu'nun kimi hikayecilerine göre, Köroğlu hikayeleri 24 kol tutarındadır. Ayrıca, Doğu'da, Türkiye dışındaki Türk asıllı uluslarla, öteki kimi uluslar arasında da Köroğlu hikayeleri yaygındır. Günümüzde giderek işlevini yitiren halk hikayeleri, eskiden uzun kış gecelerinde köy odalarında, düğünlerde, Ramazan gecelerinde kahvelerde anlatılırdı. Hikayenin saz eşliğinde söylenen türküler bölümüne, zaman zaman, dinleyicilerin katıldığı da olurdu. Belirli bir ustalığa sahip olmaları gereken halk hikayecileri, bir çıraklık döneminden geçtikten sonra bu işe soyunurlar ve geçimlerini de bu yolla sağlarlardı. Bu halk hikayelerinden bazıları önce taşbasması olarak daha sonraları da matbaa harfleriyle yayımlandı. Halk hikayelerinin düz anlatım bölümlerini oluşturan olay örgüsü, genelde, derleme olmakla birlikte, saz eşliğinde türkü şeklinde söylenen şiir bölümlerinin yaratıcıları çoğunlukla bellidir. Bu aşıklar, düz anlatımla şiirleri birleştirerek hikayeyi düzenlerler.
 
Türk Halk Masallarının özellikleri
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Salı, 15 Ekim 2013 08:05
Türk masalları ilk kez 18. yüzyılın sonlarında, Batılı araştırmacıların ilgisini çekmeye başlamıştır. Bu araştırmacıların içinde en tanınmış olanı, Anadolu ve Rumeli'den Türk masalları derleyip yayınlayan Macar Türkolog "Kunos"tur. Bizde ise Türk masallarını derleme, yayınlama ve inceleme çalışmaları Cumhuriyet Dönemin'de yoğunlaşmış, Ziya Gökalp, Eflatun Cem Güney, Tahir Alangu ve Naki Tezel derledikleri masalları, edebi bir biçim vererek yayınlamışlardır. Başta Pertev Naili Boratav olmak üzere Mehmet Tuğrul, Warren Walker ve Ahmet Edip Uysal gibi yazar ve araştırmacılar da Türk masalları üzerine derleme ve incelemeler yapmışlardır. Boratav, W. Eberhard'la birlikte hazırladığı Typen Türkischer Volksmarchen (1953, Türk Halk Masallarının Tipleri) adlı çalışmada, 2500 Türk masalını inceleyerek 378 masal tipine yer vermiştir. Bizim masal geleneğimizde "gerçekçi masallar" önemli bir yer tutar. Bu bir rastlantı değildir. Çünkü toplumumuzun geleneği, sezgisi, yaşam felsefesi, değerlendirme ve yorum gücü en masalımsı, en olağanüstü anlatıları bile gerçeğe yaklaştırma, gerçekle ilişkilendirme eğilimindedir. Bizim masallarımızda "sıradan; yoksul insan masalları"nın çok oluşu da bir rastlantı olamaz. Bu masalların kahramanlarından sıradan birisi olan yoksul delikanlı Keloğlan, aklıyla, kurnazlığıyla , zaman zaman da iyilikseverliğiyle edindiği olağanüstü güçlere sahip dostları aracılığıyla padişahın bütün koşullarını yerine getirerek onun kızıyla evlenebilir veya yoksul ama akıllı, güzel bir kız, yine böylesi yollarla şehzadeyle evlenip saraya gelin olabilir. Boratav bu konuda şöyle der: "Türk masallarının bu iki tipinin, yani en sonunda (olmazları olur yapıp) bahtlarından gülen Keloğlan ile akıllı kızın, yüzyıllar boyunca köklü bir değişikliğe uğramadan sürüp giden Osmanlı toplum düzeninde, gerçek örnekleri var olsa gerek." Osmanlı toplumunda, kan soyluluğuna dayanan bir aristokrasi ve Batılı anlamda bir burjuvazi yoktu. İkbal, servet, devlet, oldukça geçici ve kökü hangi zümreden olursa olsun, her işini becerenin erişebileceği mutluluklardı. Elbette onlara ulaşabilmek için girişilecek savaş da çetindi. Masallarda erkek olsun kadın olsun, bu çeşit olumlu kahramanların, yani sıfırdan başlayıp akılları ve beceriklilikleri sayesinde keçelerini sudan çıkarmasını, engelleri aşıp muratlarına ermesini başaran tiplerin böylesine keskin çizgilerle canlandırılmış olmalarının bir nedeni de bu olsa gerek. Osmanlı vakanüvisleri bize kulluktan vezirliğe, sadrazamlığa, padişah damatlığına cariyelikten gözdeliğe, kadın efendiliğe yükselmiş birçok ünlü kişileri haber verirler, ama kitaplarında onların bu yüce makamlara eriştikten sonraki hayatları anlatılmıştır. Masalda ise daha önceki maceraları yer alır. Sanki masal, kalıplaşmış birer anlatı biçimi içinde, bu kişilerin resmi tarih kitaplarında baş tarafı anlatılmayan hayat meceralarını tamamlamak vazifesini üzerine almıştır." Günümüzde bir yerlere gelebilmek için verilen uğraşlarla, masallardaki verilen uğraşlar arasında bir koşutluk kurulamaz mı? İnsanların bu "yaşam pastası"ndan iyi bir pay alabilmek için, daha ilkokul öncesinden başlayarak hazırlandıkları ve sırayla kazanmak zorunda oldukları sınavlar, masallardaki "mutlu son"a ulaşabilmek için öldürülecek devlerden başka bir şey olmasa gerek. Ya acımasız iş ortamında açık veya gizli yapılan engellemeler masallardaki cadıların, kötü kalpli büyücülerin, hain vezirlerin, uğursuz köselerin yaptıkları kötülüklerden başka nedir ki?. İşin sevindirici yönü, masallarda çoğunlukla iyilik, dürüstlük, adalet ve çalışkanlık gibi erdemler üstün gelmekte ve yine çoğunlukla masallar mutlu sonla bitip iyiler hak ettikleri yere ulaşırken, kötüler de cezalarını çekmektedirler. Ne yazık ki, gerçek yaşamda bu mutlu sona her zaman ulaşılamamakta ve böylece pek çok güzellik "cadıların", "büyücülerin", "yeteneksiz padişah ve vezirlerin" elinde yok olup gitmektedir. Öyleyse bu bizi, her masalın bir gerçeği olduğu sonucuna götürmeli değil mi? Evet, her masal kaynağını bir gerçekten almaktadır. Masallarımızdaki bu gerçekliğin ağır basmasından olacak ki, genel olarak masalların temel özelliğini oluşturan "üçlü belirsizlik" (yer, zaman, kahraman belirsizliği), bazı masallarımızda yerini kahraman ve yer belirlemelerine bırakır. Çok az da olsa bu masallarda, kahramanın adı ve olayın geçtiği mekan belirlenir. Örneğin: "Vaktiyle Harran'da oturan bir padişah varmış", "Zamanın birinde Bağdat'ta bir genç yaşarmış", "Ülkenin birinde Gerge diye bir şehir, bu şehirde de Ağalar diye bir aile varmış", "Bu ormanın içinde oğluyla birlikte yaşlı bir adam yaşarmış. Adamın adı Ali, oğlunun adı da Gürbüz'müş", "Oğluna kızan padişah, bir tabur askeriyle birlikte onu Kırklar Dağı'na sürgün etmiş". Bu örneklere karşın, masalı anlatan yine de zaman zaman, düşgücünün sınırlarını çok fazla zorlayıp akılcı düşünceden iyiden iyiye uzaklaştığı kaygısıyla olacak, bu anlattıklarının hayal ve yalan olduğunu belirtmeden edemez. Bu anlattıklarıyla hayatın doğal akışını, Tanrının takdirini, insanlara çizdiği kader çizgisini değiştirmeye kalkıştığı korkusuyla Tanrıdan af dilediği bile oluyor. Örneğin: "Bizden yalan Allah'tan doğru, bu yalanlar için Allah'tan af dileriz, amin", "Masal bu ya, çocukların başına döktükleri her tas su altın olup akıyormuş", "Masal bu ya, kızın duası kabul olmuş ve birdenbire...." Bazen doğrudan deyimleri ve atasözlerini konu alan ve taşıdıkları "kıssadan hisse"yi özellikle belirten masallar ise, masal geleneğimizde önemli bir yer tutarlar. Örneğin, dilimizde çok kullanılan "Kadının fendi, erkeği yendi" söyleyişi bir başka deyişe dönüşüp "Çobanın fendi tilkiyi yendi" olarak karşımıza çıkar ve kurnaz tilkiyi yenen bu fendli çobanın maceraları masalın konusunu oluşturur. Halk arasında çok kullanılan "Ne oldum deme, ne olacağım de" sözü de "Ne idim, Ne oldum Ne Olacağım" masalına konu olmuş ve insanları bu konuda düşündürmeyi amaçlamıştır. "Az tamah çok ziyan verir" atasözümüz de "Sihirli Yüzük" masalına konu edilerek insanlar asla hırslı olmamalı iletisi verilir. "Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz" sözü ise "Akıllı ile Deli Kardeş" masalına konu olmuştur. Bu masalın kahramanı olan deli, masalı "Kuyuya bir taş attım, yedi akıllı toplandı çıkaramadı" sözleriyle bitirir. "İyilik yap denize at, balık bilmezse halik bilir" sözü de "Halik Bilmezse Mahluk Bilir" masalına konu olmuş ve masalın sonunda değişerek "İyilik yap denize at, halik bilmezse mahluk bilir" şekline dönüşmüştür. "İnsanın kendi kötüsü, elin iyisinden daha yeğdir" sözü ise "Yedi Deliler" masalında işlenmiş ve bu ileti masalın sonunda "Yine en iyisi benim delilerim" olarak verilmiştir. "Başına devlet kuşu kondu" deyimi "İki Kardeş" ve "Ahmet Şah ile Kardeşi İbrahim" masallarında bir motif olarak işlenmiş ve bu deyimin nereden gelebileceği sorusunun yanıtlarından birisini oluşturmuştur. Bazı masallar, doğrudan ders vermeye yönelik olup çıkarılması amaçlanan "kıssadan hisse" sonunda açıkça belirtilmiştir. Öteki masallar ise, amaçladıkları "kıssadan hisse"leri dolaylı olarak verip bunu anlamaya masal dinleyicisine veya okurana bırakır. Masalların sonunda genelikle iyiler iyilik bulur, kötüler cezasını çeker ve böylece mutlu sona ulaşılır ama, çok az da olsa, bazı masalların sonunda bu beklenen sonun tersine, kötülerin bağışlandığı da olur. Dahası, "Dertli Fatma" masalında ise kötü kahraman bağışlanmakla kalmamış, kendi kendine bir "özeleştiri"ye giderek kıskançlık gibi kötü bir huydan da vazgeçmiştir. Kötüyü veya suçluyu öldürerek yok etmenin yararsız ve kolaycı bir çözüm olacağı, asıl güç olanın onu yeniden kazanabilmek olduğunu içeren bu iletiler de oldukça ilgiye değer kanısındayız.
 
Türk Masallarında ki iletiler
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Salı, 15 Ekim 2013 08:04
Masallarda ait oldukları toplumların gelenek, görenek ve inançlarını, sosyal, kültürel, ekonomik yapılarını yansıtan pekçok ileti vardır. Masallarda en çok verilen ortak iletilerden bazıları şöyle sıralanabilir: 1. İyiler iyilik bulur, kötüler kötülük, haklı olan bir gün mutlaka hakkını alır. 2. İnsan, herkese karşı çok dikkatli olmalı, en yakınına bile güvenmemelidir; bazen en büyük kötülüğü onlardan görebilir, çünkü onlara karşı savunmasızdır. 3. Mutluluğa giden yol uzun ve çetindir, her ödülün bir bedeli vardır. 4. Umutsuzluğa kapılmamalıdır, yaşam yalnız mutsuzluklarla dolu değildir, insana en umutsuz anında bile bir yardım eli uzanabilir. 5. Bir şeyin aslını aramadan karar vermemeli, iftira olasılğı hiç bir zaman gözardı edilmemelidir. 6. Özeleştiri yapmak, olaylardan ders almak ve gerektiğinde özür dilemek, insanı eğitir ve davranışlarını daha iyiye götürür. 7. Sabırlı, tutarlı, kararlı insanlar amaçlarına mutlaka ulaşırlar. 8. Kıskançlık ve şantaj pek çok insana zarar verir ve sonunda bir bumerang gibi sahibine geri döner. 9 Zeka ve sağduyu, kaba gücü ve zoru yenerek, pek çok sorunu çözer. 10. Bağışlamak yüce bir erdemdir. 11. Dış görünüşe aldanmamalıdır. 12. İnsanlar arasındaki iş bölümünü cinsiyetler belirler. 13. Su ve ateş gibi, insanların yaşamsal gereksinimlerinin başını devler tutmuştur. Onlara ulaşmak için, insanlar öteden beri acı çekerler. 14. Büyük sözü dinleyenler rahat ederler, dinlemeyenlerin ise başları dertten kurtulmaz. 15. Yabancıların yardım önerileri, çekinceyle karşılanmalıdır, her yüze gülen dost sanılmamalıdır. 16. Her canlı diğer canlılara muhtaçtır, herkesin yardımına gereksinim duyulabilir. 17. Yalanın ve kurnazlığın getireceği mutluluk çok kısa sürelidir, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. 18. Eş adayını iyice tanımadan yapılan evlilikler, bazen felaket getirebilir. Görüldüğü gibi, gelenekler iletileri oluşturuyor, iletiler de gelenekleri pekiştiriyor. Öyleyse masallar gelenekler doğrultusunda gelişiyor. Bununla birlikte arada bir gelenekleri zorlayan, ayrıksı iletiler de çıkıyor. Belki de bir bakıma bu iletiler aracılığıyla toplumun, geçersiz geleneklerden vazgeçmesi gerektiği doğrultusunda bir gönderme yapılıyor, bir sosyal denetim oluşturulmak isteniyor da olabilir. Masalların verdiği iletiler incelendiğinde, bu iletiler, insanlara her şeyden önce kötülüğün cezasız kalmayacağını, iyilerin ve haklıların bir gün mutlaka kazanacaklarını söylüyor. Bu iletiler insanı hep savunmada olmaya çağırıyor ve yaşamın uğraşlarla dolu, çetin bir yoldan oluştuğu konusuna dikkat çekiyor, ama bu yolun sonunda da kurtuluş vadediyor. Bir olayı, bir konuyu iyice araştırdıktan sonra karar verilmesi gerektiği de önemli bir uyarı. Özelleştiri yapmak, sabırlı, kararlı, tutarlı olmak, kıskanç olmamak, şantaj yapmamak, kaba gücü zeka ve sağduyuyla yenmek, bağışlayıcı olmak, dış görünüşe aldanmamak, büyük sözü dinlemek, kolayca ulaşıverilen yaşam için temel gereksinim maddelerinin değerini bilmek (çünkü, onları çok zor elde edenler de var), her yüze güleni dost sanmamak, ama bu arada kimseyi de küçümsememek, evlilik gibi önemli konular da iyice anlayıp dinlemeden karar vermemek gibi son derece önemli uyarılar da öteki ortak iletileri oluşturuyorlar. Bu iletilerde de görüldüğü gibi masallar, ürünü oldukları toplumların sosyo-kültürel aynalarıdır. Onlarda bir toplumun tüm geleneklerini, ekonomik yapısını, üretim- tüketim ilişkilerini, etik değer yargılarını bulabiliriz. Ama, masallar bunları doğrudan değil de çoğu zaman bazı sembollerle anlatırlar. Önemli olan, gerçek yaşamla masal olayları arasındaki koşutluğu kurabilmek ve onların üstündeki giz perdesini kaldırabilmektir. O perdenin altında ileti yüklü, büyülü, olağanüstü, olağanüstü olduğu kadar da gerçek bir dünyanın durduğunu görürüz. Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Mademki yaşamın kendisinde yer alıyorlar, öyleyse bu gerçeklere bir de masallarda yer vermeye ve onları yeniden bulup çıkarmaya ne gerek var? Gerek var çünkü, masal imbiğinden geçerek yeniden yaratılan bu kahramanlar ve olaylar aracılığıyla, topluma gerekli iletilerin verilmesi amaçlanmaktadır. Nasıl ki, yaşamın gerçeği ile sanatın gerçeği aynı değilse ve sanatta yer alan gerçeğin artık başka bir işlevi, iletisi, başka bir boyutu varsa, masallarda yer alan gerçekler de aynı bağlamda düşünülmeli ve bu boyuttan bakılarak halk eğitimindeki işlevleri gözardı edilmemelidir. Ayrıca, bir insanın anadilinin tadına varmasını masallardan daha iyi hangi edebiyat ürünü sağlayabilir? Anadilinin inceliklerini, konuşma dilinin bütün özelliklerini kendisinde toplayan masallardan daha güzel, daha doru ne öğretebilir? Çocuğa dinleme, okuma, konuşma, yazma edinimleri kazandırmakta masalların motivasyonu yadsınamaz. İkilemeleri, pekiştirme sıfatlarını, tezlik, sürerlik ve yaklaşma fiillerini, ses taklidi sözcükleri, deyimleri, atasözleri, duaları, bedduaları ve birbirinden güzel renkli, inceliklerle yüklü halk dili söylemlerini anlatım biçimlerinde barındıran masallar, bireye yalnızca dilinin tadını vermekle kalmaz, sanatçıların, yazarların gelecekte o dili geliştirip edebi-sanatsal ürünler vermelerine de katkıda bulunur. Öyleyse, masallar ve iletileri tüm bir halkın yaşam deneyimlerinden, yaşam macerasından damıtılmış geçmişi değerlendiren, güne ışık tutan geleceği yönlendiren altın damlalardır. Bu altın iletiler iyi değerlendirilmelidir.
 
ANONİM HALK NESRİ özellikleri
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Salı, 15 Ekim 2013 08:03

Atasözleri, fıkralar, halk hikayeleri genellikle düz anlatım şeklinde söylenmiş ve söyleyeni belli olmayan ortak (anonim) halk edebiyatı ürünleridir. Atasözleri kısa, kesin ve yalın bir şekilde söylenirler. Yer yer ölçülü uyaklı söylenenlerine de rastlanır. Kimi atasözleri bir gözlemi bir yargıyı yansıtarak bir sonuç bildirirler. Kimileri de doğrudan öğüt verirler. Yüzyılların deneyimlerinden süzülüp gelen gelenek, görenek ve toplumsal değer yargılarını geçmişten günümüze, günümüzden de geleceğe taşıyan atasözlerinin yol gösterici, öğüt verici, insanları iyiye ve güzele yönlendirici işlevleri vardır. Bir anlatım içinde yeri geldiğinde kullanılmaları, anlatılan duyguyu, düşünceyi güçlendirir ve anlatımı etkili kılar. Fıkralar; bir konuda ders vermek, bir görüşü, düşünceyi mizah yoluyla anlatmak için kullanılan sözlü halk edebiyatı ürünleri olup kahramanlarının belirli olup olmamasına göre sınıflara ayrılırlar. Fıkraların önemli bir işlevleri de toplum yaşamında örtük transaksiyon (imalı iletişim) aracı olarak kullanılmalarıdır. Ayrıca gelenek-görenek yaptırımlarının ve toplumsal baskıların altında ezilen bireye bir çıkış yolu da gösterirler. Halk hikayeleri ise aşk ve kahramanlık gibi konuları, şiir ve düz anlatım olarak, aşıkların saz eşliğinde söyleyip anlatmalarından oluşur. Konularına göre sınıflandırılırlar ve özellikle eskiden, köy ve kasabaların toplumsal yaşamında önemli bir yerleri olduğu görülür.

 
Göç Destanı
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 14 Ekim 2013 14:51
Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar. Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri” nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır. İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir : Satuk Buğra Han Destanı Hz. Muhammed kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Mirâc Gecesinde” gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar. Cebrail : ” Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ” Abdülkerim Satuk Buğra Han” adını alacaktır.” Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz. Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : ” Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek ölümden kurtarır. Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han’ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı, müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han’ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış bu sebeble Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.
 
Uygur Destanları
Tolga Akkın tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 14 Ekim 2013 14:50
Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında bulunmaktadır.
 


Sayfa 8 / 51

You are here  : Anasayfa

Tasarım

tasarim Tasarım: Ali Horuz

Destek

edebiyat, destek Sitemize katkı yapmak isterseniz, üye olup makale önerebilirsiniz. Gönderileriniz kendi adınızla yayınlanır.

Edebi Portal

 Edebi Portal EdebiArşiv.Com, Türkiye'nin en geniş edebiyat portalı olmaya hazırlanıyor.